49 yaşındaki Agneta, hayatının giderek tekdüze ve renksiz bir hâl aldığını düşünmektedir. Çocukları evden ayrılmış, işi heyecanını yitirmiş, eşi ise kendi dünyasına çekilmiştir. Kendini artık fark edilmeyen, adeta “görünmez” bir kadın gibi hissetmeye başlar. Bu hissin baskısıyla cesur bir karar alır ve İsveç’teki düzenini geride bırakarak Fransa’ya gider.
Burada bir çocuk bakıcılığı işi bulacağını sanarak yeni bir başlangıç yapmayı planlar. Ancak Fransa’ya vardığında beklediğinden tamamen farklı bir durumla karşılaşır: Bakacağı kişi bir çocuk değil, hafızasında sorunlar yaşayan ama son derece neşeli ve sıra dışı bir yaşlı adam olan Einar’dır. İlk başta uyum sağlamakta zorlanan ikili, zamanla beklenmedik bir bağ kurar.
Einar’ın hayata karşı özgür ve renkli bakışı, Agneta’nın kendi dünyasına farklı bir pencereden bakmasını sağlar. Fransa’nın atmosferi içinde Agneta, hayatın aslında ne kadar değerli olduğunu ve her yaşta yeniden başlayıp mutlu olmanın mümkün olduğunu yeniden keşfeder.